23 Nisan 2011 Cumartesi

Yeniden yürümek...

Yaklaşık dört yıl boyunca yazdığım bloğumu bir gün tak diye kapatıvermiştim. Siz deyin anlık psikoloji, ben deyim delilik :)  Tam da blogcuların birbirine gerçekten destek olduğu, bağlı olduğu dönemdeydi üstelik. Gerçi şimdi de öyleler görüyorum ancak sanki bana o zamanlar çok daha farklıymış gibi geliyor şu an bile düşününce.

Her neyse işte... Tak diye kapattığım bloğumun sona erdiği günlerde Trabzon'daydım. Sonra Ankara, şimdi de Sakarya'dayım. Yine sıkılırmıyım bilmem ama şimdilik Sakarya'da yeniden blog yolunda yürümeye başlayacağım. Kolay gelsin bana :)
23 Magical Photographs – No Effects!!
Yürümek ne demek, belki uçarım bile :))
Fotoğraf

Anne Frank depresyonum :)



Bugün biraz depresif halimin rüzgarını kırayım diye kendimi çarşıya attım. Çarşı dediğim kızımın okulundan yürürsem yaklaşık on beş dakika sonra varacağım topu topu iki -üç caddenin mağaza ve dükkanlardan oluşturduğu bir kalabalık yığını işte. Fazlaca cafe vardır ama bunlar minik minik döküntülerdir çünkü tabelada cafe yazar ama içeri girince minik bir pastane olduğunu anlayıverirsiniz :)))) Bari bir park bulsam onun bahçesi de yeter bana dedim ama öyle yerler henüz açık değil, niye ? belki üşütür hasta olursunuz ya ondan! Hangi mevsim parkta oturup kitabımı gazetemi okumalıyım ben karar veremem böyle küçük bir yerde. Aslında adı il ama şeklen ilçe olan bir yerde yalnız kalabileceğim bir yer bulamadım yirmi dakikalık gezmemle.

İnat ettim, yalnız kalmalıyım, müzik-kitap ve yalnızlık üçlüsüne ermeliyim :) diye taaa çarşıya kadar yürüdüm ve bir penguen ve K dergisi alıp bir cafe! ye girdim :) Sütlü nescafe siparişimi verip üst kata çıktım. Burası siyah ferforje masa ve sandalyelerle düzenlenmiş aslında şirin bir yer. Duvarlarında yine ferforje ayna, duvarın bir köşesinde müzik kutusu ve caddeye bakan penceresinin önünde şark köşesine benzeyen ama yine ferforje ile oluşturulmuş yerden divanlarıyla bir oturma bölümü var. Yukarı bir çıktım ki o da ne çıt yok! :)) Çünkü bir tek ben varım, müzik dahi yok inanın. Müthiş bir sessizlik var hemde tam istediğim gibi. Daha kahvemin gelmesini beklemeden hemen penguenimi açtım ve kahvem bitmemişti ki daha ben penguen'i yalayıp yutmuştum. Hemen ikinci kahvemi söyledim ki K dergisine taze taze başlayım diye. Zaten açar açmaz caanım Anne Frank'ın inanılmaz dramı karşılıyor sizi bu dergide. Evet çok kitap okurum, bazen belki iki üç kitabı aynı anda okurum, edebiyat düşkünüyümdür ama itiraf edeyim bende bugün öğrendim Anne Frank'ı ve onun yaşam öyküsünü. İnanın takılıp kalıyorsunuz ve bırakın böyle bir dergi sayfasında onunla karşılaşmayı, keşke günlük yaşamda karşılaşsaydım da o ve onun gibi tüm insanlara yardımcı olabilseydim diye bir eziklik yaşıyorsunuz.
Ben tam bu kahve kokusuna karışmış öyküye dalmışken iki gencecik üniversite öğrencisi kız çıktı yukarıya. Daha merdiveni çıkarken ikisi birden "_aaayyyyyyy!... ne güzel yeeeeeeeer " dediler güldüm. Aslında hem onlara güldüm, hemde böyle bir mekana aaaaaaaaayyyyy diye hayran olmalarına güldüm :)) İçindeki eşyaların hoş olması dışında bakımsızlıktan toz içindeki bu biraz terkedilmiş gibi duran mekana iç çeke çeke oturdular. Bilemiyorum, aslında burası benim taaa lise dönemindeyken bile kız arkadaşlarımla kaçıp kaçıp kola içtiğim yerlerden birisi olduğundan ve senelerdir bir çivi bile çakılmadığından bana cazip gelmiyordur ama onlar mel mel seyrettiler her yanı :))

Olabilir diye düşündüm ve ilgilenmedim. Ama onlar oturdukları andan itibaren sürekli "_ay harika bir yer, şahane!" , "_ay bayıldım bayıldım, neden daha önce keşfetmedik?", "_aaaaayyyyy şu müzik kutusuna baaaaak :)" tarzı aklınıza ne gelirse ama ard arda birbirlerine sürekli söyleyip durdular. Ayol güzelse, beğendinizse tamam bırakın artık, duvarların dili de yok ki onu beğendiğiniz için size kur yapsın dimi ama :)))

İnanın nerdeyse yirmi dakika boyunca bu diyalog geçti, hiç abartmıyorum. Mesela bir sigara yakıyor biri, biri tatlısından bir kaşık alıyor "_evet yaaa, süpermiş süper!" diyor. Allahım aklıma sahip ol diyerek hemen uzaklaştım orda ama aklımın bir yerinde hala Anne Frank vardı o mızıldak kızlardan kaçarken :)
Onca dile çevrilip yayınlanmış kitabı varken, hatta hatta sinema filmi bile çekilmişken bu kitaba sahip olmalıyım diye çarşıda dolandım bir o kadar zaman da. Bu arada benim bunalımımın kızlar sayesinde ne dereceye eriştiğini tahmin edersiniz.

Herşeye rağmen sonunda buldum bu kitabı, hemde bir ikinci el kitaplar dükkanından. Olsun, ikinci el kitaplarda anı içinde bir anı daha bulabilirsiniz, hatta hatta hissedebilirsiniz de. Hem kahramanın ruhu vardır içinde, hemde sizden önce sayfaları karıştıran elleride hissedersiniz kelimelerin üzerinde. Bu yüzden çok severim eski kitapları. Üniversitedeyken bir seferinde çoook eski, yıpranmış bir nutuk seti almıştım. Zaten vardı Nutuk bende ama onun eskiliğine vurulmuştum, yıpranmışlığına, ezilmişliğine..... Bu da onun gibi birşey oldu işte benim için.
Hadi öz'e dönelim :))
_ Depresyonum bitti mi?
Ben: hayııııııır, mızıldak kızlarla daha da arttı :)
_Bugün ne yaptım? Anne Frank'la karşılaştım ve yeni sayfalarla tanıştım
_Ne öğrendim? :)
Ben: Mızıldak insanlara fazla yanaşmadan sakin sakin yaşamayı :)

Mahallem güzel mahallem



Müstakil bir evde otururuz biz. Küçük bir bahçesi vardır ama gözünüzde öyle minik, yeşil, sevimli bir bahçe düşlemeyin lütfen. O kadar da değil:) Bir köşesinde babamın kıymetli aracını koruyan bir garaj (aynı zamanda da annemin içinde çörekler, gözlemeler yaptığı bir tandırdır) vardır bir köşesinde de rahmetli dedemlerin ölmeden önce oturduğu küçük evlerinin onların ölümünden sonra yarısının bozulduğu, yarım kalan bir ev vardır. Derdimiz bu değil biz hiçbir zaman bu evde oturmak istemedik. Mahallede yaşamak bütün kardeşlerim ve benim için hiç de hoş bir yer değildi. Hep bir apartman dairesi düşledik. Şöyle rahat, sıcacık, yerler parke, mutfak boydan fayans, klozeti içinde bir banyo vs... çünkü bizimkilerin 7 çocuğa bakmaktan anaları ağladığından bu evi ancak bu hale getirebilmişlerdi. Çok şükür yaşayacak bir evimiz vardı :) Ama soğuktu mesela, sobalıydı, mutfağımız tabanından tutunda tavanına kadar buz tutardı, tavandaki buzlar akşam olupta ışık yanınca kristal gibi parlardı. Elimizmi yıkanacak, tuvalete mi gideceğiz; bunları yapmak saniyeler sürerdi, korkardım biraz uzun otursam çizimiz donarmı acaba diye :) o kadar soğuktu işte...
hemen titreyerek koşardık sobanın başına :)
Bir evimiz daha vardı "bir apartman dairesi". Ne zaman burdan çıkmak istesek annem hemen:
_ Yooğğğk, yooğğğğk anam gitmem ben burdan, der deli ederdi bizi
Biz: Hadi anne ya, şöyle kaloriferli ne güzel, sıcacık. Soba derdi yok, kül yok.
Annem: Yoooooğğğğğğğk yoğğğğk, çıkmam anam çıkmam :)
Annemin bu yoooooooğğğğğğğğğk ları hiç bitmedi hiç. Ne inatmış böyle diye deli olurduk yeminle. Annem bu işte, babamında gücü yetmezki :)
"Benim konum, komşum var burda" derdi annem hep. "Nasıl gidelim buralardan"
Annem: hem ben çatlar ölürüm apartmanda, şöyle bir balkona çıkmam lazım, sonra komşumla bi sohbet etmem lazım karşılıklı, hem bahçeye inmem lazım, istemem öyle tepemde veletler zıplasın, aşşaa kattan gürültü gelsin.
Biz : Yaa anne orda da komşuların olacak, hem daha temiz, böyle bahçe süpür, tamir et derdin olmayacak.
Annem: Sus kes! Git-meeeeem !...
En sonunda da "_babanızı alın gidin siz" diyerek konuyu kapattı gestapo :)
Çocuk aklı işte, hep çıkalım istedik bu evden. Komşuluktur , bağlardır hakgetire, umrumuzda değil.
Şimdi annemler yine bu evimizde oturuyorlar. Ev tabiki bu zaman zarfında değişti. Bizim o hayal ettiğimiz gibi oldu, kaloriferli, fayanslı mutfaklı, klozetli... Ama komşularımız bir iki fire verse de yıllar geçtikçe aynı kaldılar. Bahçemizde öyle. Sanırım mahallemizin fertlerinin %80'i neredeyse 40-50 yıldır burada yaşıyorlar. Annem bu eve gelin gelmiş, diğer komşularımız çoğu da öyle. Düşünün siz artık. Bu insanlar artık aileden de öte olmuşlar, nasıl ayrılabilirler ki. Ben yeni yeni anlayabiliyorum bu bağlılığın önemini. Hem böyle alem bir mahalleden daha keyifli ber yer varmıdır bilemiyorum. Hepsi birbirinden ayrı, hepsi birbirinden cins!
Bu sabah mutfaktayım ve bizim mahalle yine gündemi belirlemiş. Hemen bitişikteki komşumuz Selehattin amcaların bahçesindeki kömürlüğün çatısında iki yumurta peydahlanmış :) ve kimin olabilir bu yumurtalar merakı sarmış hepsini. Şimdi Selehattin amcanın elinde iki yumurta ve bizim balkona bakıyor.
Selehattin amca: Yav nasıl çıkar bir tavuk oraya, mümkünatı yok, çok yüksek, nasıl bir tavukmuş bu!
Annem: Yok yok, tavuk yumurtası değildir o, tavuk çıkamaz taaa oralara, kesin yılan yumurtasıdır bu.
Babam: Yok ya, yılan ne gezer buralarda, hem yılan yumurtası bu kadar küçük olmaz.
Annem: Anaaam o zaman neyin neciymiş bu :) yaşı karaaalesice, başka bir yer bulamamış mı?
Selehattin amcanın karısı: Valla bu kesin yılan yumurtası, amaaan biz ne yapacağız bu yılanı?
Babam: Yok bacım yılan gelmez buralara, başka bişey bu başka bişey! (sanki bir dinazor türedi orda :)
Bunlar sürüp giderken hemen bir diğer komşu ablam çıkıyor balkona, o da "bu kesin yılan yumurtasıdır" diyor. Annem hemen "Biz bir gün köydeykeeen......." diye başlayınca artık pes! dedim. Çünkü annemin "Biz köydeykeen.... ile başlayan öykülerini herkes bilir çünkü annem bir avazda size yüzlerce öykü anlatabilir :) Bu mevzu bitmez burda, hem bu yazdığım diyaloglar bu kadar değil, yarım saati geçkin devam ediyor bu arada.
Sonra Selahattin amcanın karısı elinde iki yumurta karşıdaki Elif ablaya sesleniyor. Bu sefer o çıkıyor balkona : "Geçen sene oğlum dediydi, buralarda bir sincap görmüş, kesin bu sincap benim tavuklarımın yumurtasını çalıp sizin çatıya götürmüştür, tavuk nasıl çıksın oraya?" :) Hoppalaaaa, buyur burdan yak, allahın sincapı girdi şimdi araya. Allahtan yine uzun bir diyalog sonrası sincap aklandı ama bu sefer de eğer bu bir tavuk yumurtasıysa tavuk oraya nasıl tırmanmış olabilir? sorusuna takıldılar.
Ben hala mutfaktayım ve elimde ıslak bez kalakalmış, gülmekten çatlayarak bunları dinliyorum :) Bizim ahali yine çıkamadı işin içinden ve bilirkişi bir abimiz var, hemen her konuda fikri olan insanlar vardır ya işte onların bir benzeri. Ellerinde yumurtayla onun gelmesini beklediler, onun fikri de aynı "_evet bu bir tavuk yumurtasıdır!". Arkadaş iyi güzel de bu tavuk oraya nasıl çıktı? İşte asıl sorun bu :) Velhasıl tavukmu yumurtadan, yumurtamı tavuktan hikayesiyle koca bir sabahımı kahkahaya boğdular. En sonunda annem ve elif abla yumurtaları kırıp içinden sanki bir yaratık çıkacakmı acaba merakıyla iyice incelediler içinden çıkanı.
İşte bu süperdi, Elif abla yumurtaların içine bakınca dedi ki :
_ Ahaa bunun biri benim tavuğun yumurtası, sarısından tanıdım :) Öbürü yabancı!
Biliyorum okurken bile "allahım aklıma mukayyet ol" diyorsunuz belki ama annemin senelerdir bize anlatmaya çalıştığı sıcaklığı ben çok yakından hissettim. Belki her apartmanda o hep söylenen soğuk komşuluklar yoktur ama büyük bir çoğunlukta biliyoruz ki gerçekten birbiriyle yıllar sonra bile tanışmayan insanlar, komşular var. Şimdi ben biliyorum ki annemler yokken, yalnızsam bile hiç korkmayacağım. çünkü her zaman birbirini tanıyan, sahiplenen, koruyan insanlar var etrafımda. Biliyorum ki yolda bir çıtırdı duyulsa Elif abla perdenin arkasında :) yada Selehattin abi hep balkonda :)
Artık seviyoruz mahallemizi, hemde daha çok....

Seninle alemde olmak güzel şey :)))



Eve yeni bilgisayar gelmiş. Bilgisayarla epeydir tanışıklığım var ama internet denen aleme dalmak nedir henüz bilmiyordum. Tamam itiraf edeyim, teknoloji ile ilişkim AKP ile muhalafet arasında nasıl bir bağ varsa ancak o kadar işte :) Hala telefonumun özellikleri hakkında pek bilgim yoktur, sadece arayanların beni bulabildiğini biliyorum :) Evet, her neyse, internet geldi evimize ve ben ilk olarak Can Dündar, Murathan Mungan, Çetin Altan gibi bağımlısı olduğum insanların bulunduğu mekanlarda cirit atmaya başladım. Benim eş'cim şaşkın tabii. Chat denen bir durum var ve ben içine girmemişim hala. Sonra ev kadını konumumu nasıl renklendiririm araştırmaları, çul çaput kesip biçmelerim, uyduruktan teyyare :) çalışmalarımı nasıl ilerletirim incelemelerine başladım. İnanın bana çöp evden hallice bir evim vardı, yırtık bir tişörtü büyük bir saksıya elbise yapan birini hayal edin, böyleyim işte o zamanlar. Vee sonra bloglarla tanışma faslı başladı ki işte "internet alemine dalmak" diye buna diyorum ben. Kim ne yazmış, kim ne üretmiş, kim bir konu hakkında ne düşünmüş derken o daldığın çukurdan çıkmak gerçekten mümkün olmuyor ve artık bende bu çukurda yaşamalıyım diyorsunuz. Ben öyle dedim.
Vee o çukura daldım!..
******
Daldım gerçekten, hemde nasıl! Bir süre yalnız gezindim, yazdım çizdim ama olmadı. Bir yandaş lazımdı, eş'cimin uzaktan yakından ilgisi hiç bir zaman olmadı zaten bloglarla. Benim kafadan olmalıydı yandaşım, benim gibi eğlenmeli yazarken, aynı benim gibi dellenmeliydi :) Hayriş'imi buldum bende. O benden önce tanışmıştı internetle ama blogcularla henüz karşılaşmamıştı meraksız :)
Binbir türlü gayretlerimle ikna etmeyi başardım, hemen ona da açtık bir tane blog. Hem de ne çekinerek!.. Aman sanal alem, aman sanal ortam, kimin eli kimin cebinde, dipsiz bir çukur naralarını dinleye dinleye gözümüz bir korkmuşki sormayın. Önce isimler gizlendi, mekanımız Ankara'ysa misal, İstanbul'a çevrildi, en güzeli de bu : yaşımız 30 ise 28'e inildi felan. Güzel günlerdi, sanki tüm sülalemizin gizli saklı sırlarını anlatıyormuşuz gibi uzunca bir süre çevremizdekilerden bile sakladık bir bloğumuz olduğunu. Hatta eş'lerimizden bile. Sonra çatladık tabi bu heyecanlı sırrımızı saklamaya çalışmaktan, hemen ilan ettik herkese : "ayy noolur bir bakın, güzel olmuşmuuuuu" diyerek. Sonra sonra biz kabak çiçeği gibi bir açıldık ki sormayın.
- Kız Hayriye, iyi güzel blog yapıyoruz ama bir de resmimizi koysak diyorum.
- Aaaaaaa, yok olmaz!.. Benimki ya kızarsa?
- Yok ya bişey olmaz, herkesin var, kızım bütün sapıklar bizimi gözlüyo :)
- Ay yok yok ben korkarım valla, yaa koysak mı acaba, benim şöyle güzel bir resmim var, kafamı keseriz ordan ekleriz ama di mi :)
- Ekleriz valla, kızım süper olur hemde, insanlar merak eder dimi kim yazıyo bunları diye
Ve biz sonunda resimlerimizi de ekledik, blog çukurunda iyice çalkalanmaya başladık. Bir yandan harıl harıl blogumuzla ilgilendik, bir yandan evcilik halimizi idare ettik, yeni yeni yemekler yapmaya başladık, artık birşeyler yayınlama telaşıyla otun b.kun resmini çekmeye başladık :) her zaman gördüğümüz ve olağan gelen şeyler artık blog için bir malzeme olarak görünüyordu gözümüze ve hemen onu bloglarımıza taşıyorduk. En heyecan verici olansa bloglarda gördüğümüz her ilginç şeyi yapmaya kalkışmamızdı. Bu tabiki hobi blogcular arasında yapılan gezilerimiz sırasında ortaya çıkıyordu. Özellikle benim aklıma gelen tuhaf fikirler "_Hiiiiiiiii Hayriye, harika bir şey, bizde yapabiliriz kızııııııım ne var bunda?" dediğim anda zavallı arkadaşım tarafından hemen kabul ediliyordu. Zaten başka bir şansıda yoktu kızcağızın :) Hatta bir dönem benim yüzümden görülmemiş kalınlıkta bir ip ile çocuklarının odasının kapı önüne kocaman, bitmek bilmeyen, tweety kafalı bir paspas örmek zorunda kalmıştı. Sonunda tweety ile alakasız bir surat çıktı ama olsun. Elimizde bir silikon tabancası, bulduğumuz bir şeyi neyin üstüne yapıştırsak da evimizin bir köşesini süslesek diye dellendiğimiz dönemlerdi.
Benim en güzel geçirdiğim anlar bunlardı sahiden , keyif aldığım şeylerden benim kadar keyif alan bir dostumun hemen dizimin dibinde olması, isteklerime gıkını çıkarmadan kafasını sallaması müthiş bir şey. Gerçi bu benim için böyle, zavallımın o anlarda ne düşündüğünü elbette bilemem :) dermişim !
Zamanla bloglarımız çok güzel yerlere geldi, ziyaretçilerimiz çoğaldı, bizi sevenler , okumak isteyenler çoğaldı ve biz hiç bıkmadan devam ettik blog yazmaya, taaaki benim evimi ve şehrimi değiştirene kadar. Sadece mekan değil tüm düzenimi değiştirince birden blogumda bana eski bir mekan gibi geldi ve birden bire bıraktım yazmayı. Sonra buraya taşındım. Milliyet Blog benim yeni evim oldu, Hayriye eski mekanında devam ediyor ama hala. Bunca zaman sonra bile bloglarımız sayesinde her gün görüşüyoruz onunla. Bu mekanlarımız olmasaydı, bunca uzak mesafeden ancak telefonla sadece sesimizi duyurarak görüşebilecektik. Ama bloglar iç dünyamızı rahatça anlatabileceğimiz bir çukur, hem de güzel bir çukur.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi tıpkı bir virüsü yayıyormuşuz gibi çevremizdekileri de blog sahibi yapmaya çalışıyoruz ki eş'ler asıl buna dayanamıyor :)
Blogcu olmak güzel şey velhasıl, mutluyum bu yüzden :)
Bu arada : "Hayriye ordasın biliyorum :)"

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...